Çok Geciktik Affola
Yazı yazmaya çalışanla spor yapanın ortak bir tarafı vardır; her ikisi de antrenmansız kalırlarsa paslanırlar, yani kondisyonları hapı yutar. Şimdi şu satırları yazmaya çalışırken kendimi kontrol ediyorum da bakıyorum, uzun zamandır yazının başına oturmayınca kelimeler cümleler çıkmıyor, bir türlü akmıyor, sanki beyinde pas oluşmuş gibi. Biliyorum bu kısa sürede geçecek amma velâkin pastan daha da önemlisi okura duyulan mahcubiyet.
Uzunca bir zamandır sizlerle buluşamadım değerli okur. Hani bazı anlar vardır her şey birbiri ardından ters gider ya, işte öyle oldu. Kendi hakkımda pek şikâyet etmem ancak bazen öyle arka arkaya tatsızlıklar gelince “yetti gari” demek geliyor içinizden işte öyle. Neyse, güneş doğdu ve ben yine eskiye döndüm. Eee, haydi yazalım o zaman!…
Sizlerle birlikte olamadığım bu süre içinde dünya hep döndü, her gün yeni olaylar çıktı, kimi mum alevi gibi bir yandı bir söndü, kiminin ışığı günler boyu etkili oldu. Bazen şişirme gündem olması yüzünden, bazen de bizim o meşhur balık hafızamız nedeniyle yol olup gittiler. Her iki nedenle de bir gün ulusumuz büyük sıkıntılar çekecek, bu mukadder. Mucizevî bir tedavi ile bu hastalıktan kurtulmak en büyük dileğimdir.
Geçenlerde sevgili karıma yazı yazmayı özlediğimi söylediğimde bana, “Yine insanlar ve olaylar hakkında olumsuz şeyler yazıp, sana kızmalarına sebep olacaksın!” eleştirisini getirdi. “Hımmmm, demek ki kimse, kendisini doğru yere getirmek, bir nevi el vermek, yardım etmek amacıyla olsa da gerçekleri ya da hataları görmek istemiyor” diye düşündüm ve en azından bu gün, bu yazıda güzel şeylerden bahsetmeye karar verdim. Ama dikkat buyurunuz, lütfen, sadece bu yazımda… Sonraki günlerde yazacaklarım için bir garanti veremem.
Bu bölüme bir teşekkürle başlayalım. KİPA‘ya teşekkür etmek istiyorum. Ama sadece KİPA güvenlik çalışanlarına… Zira içine yiyecek konulan alışveriş arabalarına ayakkabıları ile bebelerini yerleştiren sevgili magandaları ikaz için bir anonsu çok gören o yönetimin nesine teşekkür edeyim. Benim teşekkürüm güvenlik servisi çalışanlarına.
Bir zaman önce kızımla alışverişe gittiğimizde kızım maddi değeri önemsiz ama manevi değeri çok fazla olan kolyesini orada düşürüp kaybetti. Çok ama çok üzüldük, ben güvenlik görevini yapan arkadaşlardan (adı Filiz’di sanıyorum) bir bayana durumu anlattım ve yardımını istedim. Telefonumu aldı ve ilgileneceğini söyledi. Aradan dört gün geçti ve biz hüzünle bir bardak su içmek gerçeğini kabullendik ki, beni yine Filiz Hanımefendi aradı; kolyenin arkadaşlarınca bulunduğunu, emniyete alındığını ve ne zaman istersem gelebileceğimi bildirdi. Bütün bunları büyük bir nezaket içersinde gerçekleştirdi.
Arkadaşlar, eğer koskocaman bir yerde ufacık bir kolye kayboluyor ve dört günün sonunda bulunup sahibine teslim ediliyorsa, ben bunda emek, uğraşı ve iyi niyet görürüm! Bu çabayı gösteren bütün güvenlik görevlilerine teşekkürü de bir borç bilirim. Eğer o arkadaşları çalıştıran güvenlik şirketinin adını bileydim, gider onlara da minnet duygularımı bildirirdim.
Şimdi işin bir başka yönüne bakalım. O kolyeyi kaybettiğimiz akşam biz kızımla Turgutreis Carrefour’a da gitmiştik. Doğal olarak orayı da aradık. Orada da karşıma bir güvenlik görevlisi çıktı ve hım hım bir sesle görevinin bittiğini, arkadaşlarına not yazsa okunmayacağını, bıdı bıdı bıdı bir şeyler anlattı. Bir daha ne telefon ne bir haber… İlgilenmediler bile! İşte kaliteli adamla, değersiz adam arasındaki fark… Onlara da külliyen saygılar sunuyorum, nokta.
Gelelim ikinci teşekküre. Bu sene dikkat ettiniz mi, Yarımada’da öyle eskiden olduğu gibi elektrikler zırt pırt kesilmiyor. Havada yağmur veya fırtına kokusu hissettiğimizde elimize mumu, ışıldağı alıp hazırlık yapmamaya başladık çünkü ciddi ciddi arızalar azaldı. En azından yaşadığım bölge için yazabilirim ki, iki gün, üç gün elektriksiz kaldığımız zamanlar olurdu. Bu yıl ne fırtınalar atlattık tık demedi. AYDEM görevlilerine, sistemi başarıyla yöneten müdürlerine de teşekkürler.
Son olarak beni çok etkileyen bir başka konuya değinmek istiyorum. Geçen günlerde bana anlatılan bir konuyu yerinde görmek için Bitez’de Gülümser Danacı İlköğretim Okulu’nun karşısında bir dükkâna gittim. Oyuncak satıyorlar. Şimdi diyeceksiniz ki, “Eee ne var bunda?”. Şu var arkadaşlar: Bu dükkânda çocuklara oyuncak tabanca, makineli tüfek, kılıç, kelepçeler falan satılmıyor. Bu dükkânda çocuğa onun adam olmasını sağlayan oyuncaklar satılıyor. Önce ana-baba olarak orada oturup siz oynuyorsunuz. Yani eğitime kendinizden başlıyorsunuz. Bu beni şundan dolayı çok etkiledi; yıllardır anlatır dururuz, “çocuğa daha ufacıkken tabanca bıçak muhabbeti yaşatırsan, ileride başı silahla, kavga dövüşle belaya girdiği zaman ağlama, ‘bu benim kaderimmiş’ falan deme, eğitimi başta böyle verirsen son da böyle gelir” deriz ama pek az insanı etkileyebiliriz. İşte bu insanlar bunu yapıyor, bize ihtiyacımız olan iyi insan, nazik insan, kafası çalışan insan yetiştirmekte yardımcı oluyorlar. Teşekkürler onlara da…
Bakın gördünüz mü bu seferki yazı ne kadar yumuşak ifadeler taşıyor. Doğrusu kendimle gurur duydum. Gelecek sefere…






